8 Mart’ın gölgesinde, vitrinlerdeki indirimlerin ve kutlama mesajlarının ötesine geçiyoruz. Kadın olmanın sorumluluğunu hukukla zırhlandıran, Eskişehir’in sevilen hukukçularından Av. Sultan Ballı ile bir araya geldik. New York’ta yanan 120 kadının küllerinden doğan bu özel günün tarihsel derinliğinden, modern iş hukukundaki “cam tavanlara” ve aile konutunun güvenliğine kadar kadının yasalar önündeki yerini masaya yatırıyoruz. Kent Dergi olarak Mart sayımızda, yalnızca kutlamayı değil, haklarımızı hatırlamayı ve korumayı seçiyoruz. İşte Sultan Ballı’nın rehberliğinde kadın ve hukuk söyleşimiz…
Sultan Hanım, Mart ayı denince akla hemen 8 Mart geliyor. Ancak siz bu günün geleneksel bir “kutlama” şeklinde ele alınmasına mesafelisiniz. Neden 8 Mart bir kutlama günü değildir?
8 Mart, popüler kültürün sunduğu bir “festival” değil; bir hak mücadelesi ve anma günüdür. 1857 yılında New York’ta, insani çalışma koşulları ve eşit ücret talebiyle greve giden dokuma işçisi kadınların can verdiği o facia, bugün sahip olduğumuz hakların bedelidir. Dolayısıyla bugünü indirimler veya çiçeklerle geçiştirmek, verilen o ağır emeği ve trajediyi metalaştırmaktır. Bizim için 8 Mart; kazanılmış hakların korunması, eksiklerin tespiti ve toplumsal cinsiyet eşitliği yolunda atılacak adımların muhasebe günüdür.

Türk kadınının siyasi haklar konusundaki öncülüğü tarihsel bir gerçek. Cumhuriyet’in bu alandaki vizyonunu ve hukuki altyapısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, kadının toplumdaki yerini sadece bir nezaket meselesi değil, bir modernleşme ve demokrasi zarureti olarak görmüştür. 1924 Anayasası ile başlayan süreç, 1926’da Türk Medeni Kanunu’nun kabulüyle kadını “birey” statüsüne taşımıştır. Siyasi haklar ise kademeli bir stratejiyle; 1930’da belediye, 1933’te muhtarlık ve nihayet 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkının tanınmasıyla taçlanmıştır. Fransa (1944) ve İtalya (1945) gibi Avrupa devletlerinden çok önce bu haklara kavuşmamız, Cumhuriyet’in vizyoner karakterinin kanıtıdır.
Çalışan kadınların özellikle gebelik ve doğum süreçlerinde, 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında sahip olduğu temel haklar nelerdir?
Mevcut yasalarımıza göre; kadın işçinin doğumdan önce 8 ve doğumdan sonra 8 hafta olmak üzere toplam 16 haftalık “analık izni” hakkı vardır. Çoğul gebeliklerde bu süreye 2 hafta daha eklenir. Sağlık durumu uygunsa, doktor raporuyla doğuma 3 hafta kalana kadar çalışıp kalan süreyi doğum sonrasına aktarmak mümkündür. Ancak ben bu sürenin fiziksel ve psikolojik toparlanma için yetersiz olduğunu savunuyorum. Ayrıca, bu iznin bitiminden itibaren kadın işçilere talepleri halinde 6 aya kadar ücretsiz izin hakkı da tanınmaktadır. Kadınlar, “iş kaybı” endişesiyle bu yasal haklarından feragat etmemelidir; çünkü bu haklar anayasal güvence altındadır.

Süt izni uygulaması ve bu süreçte karşılaşılan pratik zorluklar hakkında ne söylemek istersiniz?
Kanunen, kadın işçilere bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam 1,5 saat süt izni verilir ve bu süre günlük çalışma süresinden sayılır. Fakat metropol yaşamında, ulaşım şartları göz önüne alındığında bu sürenin fiilen kullanılması çok güçtür. Ayrıca, devlet tarafından sağlanan “doğum yardımı” ve “süt ödeneği” gibi kalemlerin sembolik rakamlarda kalması üzücüdür. Bu ödeneklerin, güncel ekonomik şartlar ve bir bebeğin temel ihtiyaç maliyetleri gözetilerek onurlu bir yaşam seviyesine çekilmesi şarttır.
Hukuk dünyasında son dönemde “Regl İzni” kavramı çokça tartışılıyor. Sizin bu konudaki vizyonunuz nedir?
Bu bir ayrıcalık değil, biyolojik bir realitenin hukuki karşılığıdır. Kadınların bu dönemde yaşadığı hormonal değişimler ve fiziksel ağrılar, çalışma verimliliğini doğrudan etkilemektedir. Birçok modern hukuk sisteminde tartışılan bu hakkın, bizim İş Sağlığı ve Güvenliği mevzuatımıza da entegre edilmesi gerekir. Kadınlar, en doğal biyolojik süreçleri nedeniyle iş yerinde baskı hissetmemeli; ayda en az bir gün “ücretli idari izin” hakkına sahip olmalıdır.

“Aile Konutu Şerhi” kavramını sık sık vurguluyorsunuz. Bir kadının barınma hakkını korumak adına bu şerh neden hayatidir?
Türk Medeni Kanunu Madde 194 uyarınca; eşlerden biri, diğerinin açık rızası bulunmadıkça aile konutu ile ilgili sözleşmeyi feshedemez veya konutu devredemez. Eskiden bu şerh için mahkeme ilamı gerekirken, artık Tapu Müdürlüklerine müracaatla veya e-Devlet üzerinden işlem yapılabiliyor. Bu şerh, evin diğer eşten habersiz satılmasını veya ipotek edilmesini engelleyen en güçlü kalkandır. Unutmayın; mülkiyet tapuda kimin üzerine olursa olsun, o ev “aile konutu” ise her iki eşin de söz hakkı bakidir.
Boşanma davası devam ederken veya henüz dava açılmamışken kadının ekonomik hakları nelerdir?
Boşanma davası açıldığı andan itibaren hakim, eşlerin geçimine ve çocukların bakımına ilişkin gerekli tedbirleri kendiliğinden (re’sen) alır. Buna “Tedbir Nafakası” diyoruz. Kusur şartı aranmaksızın, geliri olmayan veya geliri yetersiz kalan eş lehine bu nafakaya hükmedilir. Hatta şiddet veya evi terk gibi durumlarda, dava açılmadan dahi nafaka talep edilmesi mümkündür. Ayrıca Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, çocukların eğitim hayatı devam ettiği sürece (doktora dahil), “yardım nafakası” adı altında desteğin sürmesi hukuken mümkündür.

Velayeti kendisinde olan bir annenin, çocuğuna kendi soyadını vermesi hukuken mümkün müdür?
Bu konuda çok ciddi bir yol katettik. Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararları ışığında; velayet hakkı kendisine verilen anne, çocuğun menfaatine aykırı bir durum yoksa ve haklı nedenleri varsa, çocuğun soyadının kendi soyadı ile değiştirilmesini mahkemeden talep edebilir. “Soyadı birliği” prensibi artık sadece baba üzerinden okunmuyor. Günlük hayatta; okul kayıtlarında, hastanelerde veya yurt dışı seyahatlerinde yaşanan “soyadı farklılığı” kaynaklı bürokratik engeller bu yolla aşılmaktadır.
