Türkiye’nin otomobil serüveninde Devrim’den önce de denemeler vardı; ancak Devrim, bir “ilk” olmaktan çok daha fazlasıydı. O, kolektif bir zekanın, geliştirilmeye muhtaç ama vizyoner bir metodolojinin ürünüydü. Öyle bir vizyon ki, bugün lüks araçlarda standart olan “kırmalı direksiyon” (sürücü boyuna göre ayarlanan direksiyon) o daracık vakitte Türk mühendislerince düşünülmüş, zaman yetmediği için ertelenmişti. Kaderin cilvesine bakın ki; bizden bir yıl sonra dünyaca ünlü bir yarış otomobili markası bu sistemi yaparak patentini aldı. Belki de dünya otomobil tarihini değiştirecek o küçük dokunuş, Eskişehir’deki atölyede zaman darlığına feda edilmiş; bir sonraki imalat aşaması için sessizce sırasını beklemeye koyulmuştu.
Peki, bizi bu “yerli otomobil” hayaline iten asıl kıvılcım neydi? Sanılanın aksine bu sadece bir prestij meselesi değildi. 1950’li yıllar Türkiye için büyük bir dönüm noktasıydı: Rayların yerini asfaltlar, tren seslerinin yerini motor gürültüleri alıyordu. Ülke rotasını demiryollarından karayollarına kırmıştı. Tarımda makineleşmeyle birlikte köylerden kentlere akan milyonlar, devasa bir ulaşım talebi yaratmış; Türkiye ithal araçlar için iştah kabartan bir pazar haline gelmişti. İşte bu ekonomik baskı ve toplumsal ihtiyaç, “Neden biz yapmıyoruz?” sorusunu tarihin en yüksek sesli tartışması haline getirdi.
Dönüm noktası ise 1961 yılının o gergin Mayıs ayıydı. Toplanan kongreler kararsızlık içinde dağılırken, son sözü Devlet Başkanı Cemal Gürsel’in katıldığı o tarihi toplantı söyledi. Herkesin sessiz kaldığı, ‘yapılamaz’ denilen o kritik anda; Eskişehir Demiryolu Fabrikası yöneticilerinin ayağa kalkarak ‘Biz yaparız’ demesi, fabrikanın genlerine işlemiş olan o efsanevi ‘meydan okuma’ ruhunun dışa vurumuydu. Bilinmezliklerle, imkansızlıklarla ve akıl almaz bir zaman darlığıyla örülü bu süreci sırtlanan şey; sadece mühendislik bilgisi değil, imkansıza duyulan o dönüştürücü inançtı.
Bu hikayeden çıkarılacak dersler;
