1820 yılının Amerikası… Sınırları cetvelle çizilmiş, kuralları fısıltıyla tebliğ edilmiş, sessiz ve statik bir dünya. Bu dünyada bir kadının kapladığı alan, sadece ona bahşedildiği kadardı. Susan B. Anthony, tam da bu görünmez duvarlara çarparak büyüdü.
Susan, adaletsizliği ilk kez bordrosunda gördü. Erkek meslektaşlarıyla aynı dersleri anlatıyor, aynı sıralarda ter döküyordu; ancak aldığı ücret, “kadın olmanın kefareti” gibi hep eksikti. O gün anlamıştı: Dünya sadece adaletsiz değil, aynı zamanda sağır ve kördü. Kadınlar dinleniyor ama duyulmuyor; görünüyor ama ciddiye alınmıyordu.
Susan, bir gün “yasal” olanın değil, “hak” olanın peşinden gitmeye karar vererek sandığa doğru yürüdü. Oyunu verdiğinde tutuklanacağını biliyordu. Mahkeme salonunda yankılanan “Suç işlemedim, haklarımı kullandım” cümlesi, o günün yasalarına çarptığında sadece bir gürültüden ibaretti. Çünkü o dönemde “hak” kelimesi, kadınların sözlüğünde henüz karşılığı olmayan bir boşluktan ibaretti.
Yıllar geçti, takvimler 1890’ları gösterdiğinde sokaklarda yeni bir ses duyulmaya başladı: Zincirlerin ve tekerleklerin ritmik sesi. Bisiklet gelmişti.
Başta bir eğlence aracı, erkeklere mahsus tuhaf bir oyuncak gibi görünen bu iki tekerlekli icat, kısa sürede toplumsal bir devrime dönüştü. Gazeteler manşetler atıyor; tıp dünyası kadın bedeninin bu “sarsıntıya” dayanamayacağını iddia ediyor, ahlak bekçileri ise bu “hızın” toplumu yozlaştıracağını savunuyordu. Ancak kadınlar, o rüzgarı bir kez yüzlerinde hissetmişlerdi.
Bisiklet, Susan’ın yıllarca meydanlarda bağırdığı özgürlüğün, sokaktaki en somut haliydi. Bir kadın pedal çevirmeye başladığında artık bir refakatçiye ihtiyacı yoktu. Kimseye “Nereye?” diye sormak zorunda değildi. Sokağın sonuna gidebiliyor, şehri terk edebiliyor, kendi sınırlarını bizzat kendisi çizebiliyordu.
Yıllarca mahkemelerde yargılanan, hor görülen Susan, artık yaşlanmıştı. Ancak meydanlarda anlatamadığı o büyük dönüşümün, sessizce bir sokağın başında gerçekleştiğini gördü. Bir kadın bisiklete bindiğinde aslında sadece bir yere gitmiyordu; kendi iradesine ve gücüne doğru yol alıyordu.
Susan, ömrünü kelimelere adamıştı; fakat özgürlüğün en gür sesinin, sokaktaki o metalik zincir sesinden geleceğini biliyordu. Bisiklet, sadece bir araç değil, kadınların kendi kaderlerine doğru çevirdikleri bir çarktı. Susan’ın o meşhur cümlesi, yüzyıllık bir sessizliğin sonuydu:
“Bisiklet, kadınların özgürleşmesi için dünyadaki her şeyden daha fazla şey yaptı.”
Çünkü hiçbir mahkeme kararı ve hiçbir yasa, rüzgarı yüzünde hisseden bir kadını, başladığı yere dönmeye ikna edemezdi. O iki tekerlek döndüğünde, dünya bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.
