Bir Halk Adamı, Bir Sanat Sevdalısı, Bir Hizmet Neferi: Kazım Kurt

“Belediyecilik sadece taş üstüne taş koymak değildir; bir kentin ruhuna dokunmak, insanının yüzünde samimi bir tebessüm bırakabilmektir.” Bu düsturla yola çıkan, Odunpazarı’nın çehresini sosyal belediyecilik anlayışıyla değiştiren bir isim konuğumuz bu ay: Kazım Kurt.

Onu sadece bir belediye başkanı olarak tanımlamak, hikâyesini eksik bırakmak olur. O, sabahın ilk ışıklarında mahalle pazarında esnafla dertleşen, koruma orduları olmadan sokaklarda tek başına yürüyen, halkın içindeki o “doğal” duruşuyla “Halkçı Başkan” sıfatını sonuna kadar hak eden bir isim. Ancak Kazım Kurt’un bu samimiyetinin arkasında, yılların birikimiyle harmanlanmış sarsılmaz bir vizyon ve mücadele ruhu yatıyor.

Henüz 1976 yılında bir köy kahvesinde Aziz Nesin’in “Toros Canavarı”nı sahneleyen o genç adamın sanat tutkusu, bugün Odunpazarı’nı uluslararası festivallerin, müzelerin ve kültür merkezlerinin başkenti haline getirdi. 

Türkiye’ye model olan kreş hamlelerinden, kadınların hayatın merkezine yerleştiği halk merkezlerine kadar; Kazım Kurt için belediyecilik bir “aşk” hikâyesi. Hem de yorulmak bilmeyen, her sabah aynı heyecanla koşa koşa işine giden, telefonunu halkına hiç kapatmayan bir aşk…

Kent Dergi olarak Şubat sayımızın “İşini Aşkla Yapanlar” konseptinde, Odunpazarı’nın değişim mimarı Kazım Kurt ile bir araya geldik. Siyasetin ötesinde; avukatlık yıllarından tiyatro sahnelerine, halkçı duruşundan kente bıraktığı o “sessiz devrimlere” kadar uzanan samimi bir söyleşi sizleri bekliyor.

Sayın Başkanım öncelikle merhaba. Kent Dergi olarak Şubat sayımızda “İşini Aşkla Yapanlar”ı bir araya getiriyoruz. Sizi her sabah aynı heyecanla, deyim yerindeyse “koşa koşa” o makama getiren temel motivasyon, işinize duyduğunuz o aşk tam olarak nedir?

Şunu en başta vurgulamam gerekir; belediyecilik öyle bir iş ki, eğer sevmezseniz bir gün bile katlanamazsınız. Siyaset benim için dönemsel bir görev ya da geçici bir heves değil, uzun soluklu bir yaşam biçimi. Bu ülkenin sosyal, demokratik ve laik bir hukuk devleti olması yolundaki mücadelenin yereldeki izdüşümüdür.

Eskiden, avukatlık yaptığım yıllarda bir mesai kavramımız vardı. Saat 5 olduğunda telefonumuzu kapatır, özel hayatımıza, gençliğimize, ailemize vakit ayırırdık. Ama belediye başkanı olduğunuz an, özel hayat diye bir şey kalmıyor. Telefonum 24 saat açık. Her sabah evden çıkarken kendime şunu soruyorum: “Bugün bir hemşehrimin derdine derman olabilir miyim?” Eğer cevabım “evet” ise, o gün benim için bayramdır. İşte aşk derseniz, aşk budur; yorulsanız da vazgeçmemek, eleştirilince küsmemek ve halkın size verdiği o kutsal emaneti sonuna kadar, hakkıyla taşımaktır. Kimse sizi buraya zorla getirmiyor, kazanmak için deyim yerindeyse yırtınıyorsunuz; o yüzden şikayet etmeye hakkımız yok, sadece hizmet etmeye borcumuz var.

Sokakta kime sorsak, hangi mahallede dursak “Kazım Başkan halkın içinden biridir” cümlesini duyuyoruz. Siyasetin o soğuk ve mesafeli yüzünü kırıp bu kadar doğal kalmayı nasıl başardınız?

Bu bir imaj çalışması değil, bu benim fıtratım. Ben halktan hiç kopmadım ki geri döneyim. Milletvekilliği yaparken de aynıydım, bugün de aynıyım. İnsanlar samimiyeti hemen ayırt eder; eğer rol yaparsanız, halk bunu hisseder ve sizi dışlar. Ben olduğum gibiyim.

Yaşantım hiç değişmedi; geçmişte neysem bugün de oyum. Beni pazarda file doldururken, mahalle berberinde sıramı beklerken ya da Eskişehir’in o meşhur hamam kültürünün içinde, herkesin arasında görebilirsiniz. Aslında belediye başkanını görmeyi beklemedikleri her yerdeyim. Korumalarla, etten duvarlarla gezmem; tek başıma yürümeyi severim. Her dükkana rahatlıkla girer çıkarım. Çünkü biliyorum ki bu makamlar geçici. Bugün başkanız, yarın sade vatandaş Kazım Kurt. Eğer bugün halkın içinde olmazsanız, yarın o koltuk gidince yürüyecek yüzünüz olmaz.

Kadınların toplumsal hayattaki gücü Eskişehir’de çok belirgin. Özellikle Odunpazarı’nda kadın muhtarların sayısındaki artış ve kadınların yönetimdeki etkisi dikkat çekici. Bu tablo bize ne anlatıyor?

Bu tablo, Eskişehir’in uygar yüzünü ve Atatürk’ün çizdiği muasır medeniyetler seviyesinin bu kente nasıl kök saldığını anlatıyor. Odunpazarı ve Tepebaşı’nda kadın muhtar sayılarımız birbirine yakın ve oldukça yüksek. Bu, Eskişehirli kadının artık kendini erkekle tam anlamıyla eşit gördüğünün kanıtıdır.

Kadınların olmadığı bir yerel yönetim, topal bir yönetimdir. Kadınların söz sahibi olduğu her alan kenti bir adım ileriye taşır. Biz bunu bir “sosyal sorumluluk projesi” olarak değil, bir demokrasi meselesi olarak görüyoruz. Büyükşehir Belediye Başkanımız kadın, Çifteler ve Mihalgazi Belediye Başkanlarımız kadın… Farklı partilerden de olsak bu dayanışma çok değerli. Kadın eli değen mahallede nizam olur, huzur olur. Kadın hayatın içindeyse, o kent sağlıklıdır. Kent Konseyi’mizle birlikte bu bilinci daha da yukarı taşımak için var gücümüzle çalışmaya devam edeceğiz.

“İlklerin şehri” Eskişehir’de, sizin döneminizde atılan ve adeta “sessiz bir devrim” olarak adlandırılan kreş ve halk merkezleri hamlesinden bahsedelim. Bu projeler siyasi tarihinize nasıl geçecek?

Benim için en büyük “ilk”, halkçı belediyeciliğin bu kentin hücrelerine kadar işlemesidir. 2014’te göreve geldiğimizde büyük bir kreş ihtiyacı gördük. O dönemde belediyelerin bir tane bile kreşi yoktu. Biz bu ihtiyacı öyle bir yüksek sesle dile getirdik ki, bugün tüm Türkiye’deki CHP’li belediyelerin birinci önceliği kreş oldu. Hatta hükümetle belediyeler arasında bir kreş yarışı başladı. Bu yarıştan sadece halk kazanır.

Bugün Odunpazarı’nda 18 kreşimiz var. Bu sadece bir bina değil; bir kadının özgürleşip iş hayatına atılması, bir çocuğun eğitimde fırsat eşitliğini yakalamasıdır. Yine halk merkezlerimiz; 17 mahallede 18 halk merkezi kurduk. Eskiden kadınlar sadece bir merkeze mahkumdu, şimdi hizmet onların ayağına gidiyor. Binlerce kadın orada eğitim alıyor, üretiyor, ekonomik hayata katılıyor. İnsanların hayatını gerçekten kolaylaştırmıyorsanız, yaptığınız siyasetin bir anlamı yoktur.

Kültür ve sanat Odunpazarı’nın kalbinde yer alıyor. Festivaller, müzeler ve tarihle iç içe bir yönetim anlayışınız var. Önümüzdeki süreçte Eskişehirlileri bekleyen yeni bir heyecan var mı?

Sanat elitlerin tekelinde olmamalı, sanat halkın içine inmeli. Bizim anlayışımız bu. Her yıl düzenlediğimiz uluslararası cam, seramik, ahşap ve lületaşı festivalleriyle dünyanın en iyi sanatçılarını Odunpazarı sokaklarında halkla buluşturuyoruz.

Kültür müdürlüğümüz bünyesinde Yenikent, Hasan Polatkan, Yunus Emre gibi merkezlerimizde salonlarımızı halkın hizmetine açtık. Ama bir müjde isterseniz şunu söyleyeyim: Şehrin tam merkezinde, Eskişehirlilerin kültüre ve sanata çok daha rahat erişebileceği, bizi de heyecanlandıran bir “sürpriz” projemiz var. Çalışmalarımız mutfakta pişiyor, ortam uygun olduğunda ve netleştiğinde bunu büyük bir coşkuyla duyuracağız. Kültür ve sanat bizim için lüks değil, ekmek kadar su kadar elzem bir ihtiyaçtır.

Sizin tiyatroya olan ilginizi ve gençlik yıllarınızdaki o meşhur “Toros Canavarı” maceranızı biliyoruz. O günleri ve sanata olan bu köklü bağınızı bizimle paylaşır mısınız?

Her insanın hayatında bir kırılma noktası vardır. Bizimki de 1976 yılıydı. Seyitgazi’nin Yenikent köyünde bir grup genç bir araya geldik. O imkansızlıklar içinde bir tiyatro ekibi kurduk ve Aziz Nesin’in o şahane eseri Toros Canavarı’nı çalıştık. Sadece çalışmakla kalmadık; kendi köyümüzde sergiledik, o kadar beğenildi ki çevre köylere turneye çıktık. 4-5 köy gezdik o oyunla. 1970’lerin Türkiye’sinde bir köyde gençlerin böyle bir sanatsal devrim yapması, benim bugün sanata bakışımı belirleyen en önemli hatıradır. O heyecan hâlâ içimde.

Son olarak; Belediye Başkanı kimliğinizin ötesinde, Kazım Kurt kendini nasıl tanımlar? Ve Kent Dergi aracılığıyla Eskişehirlilere son mesajınız nedir?

Ben özünde bir avukatım. O mesleği de çok severek ve bilerek seçtim. Kendimi “dirençli” bir adam olarak tanımlarım. Kolay vazgeçmem, doğru bildiğim yolda tek başıma da kalsam yürürüm. Siyasetin özü koltuk değil, bir inanç mücadelesidir.

Eskişehirlilere mesajım ise net: Kültür ve sanat bir kentin ruhudur. Kent Dergi bu ruhu besleyen, Eskişehir’deki önemli bir eksikliği tamamlayan kıymetli bir yayın. Bu tür yayınlara sahip çıkmak, aslında kendi kültürümüze sahip çıkmaktır. Tüm okurlarınızı sevgiyle selamlıyorum.