1894 yılında Almanlar tarafından Cer Atölyesi adıyla kurulan bu fabrika, Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne intikal eden ilk ve tek ağır sanayi tesisi olarak, iki farklı dönemi birbirine bağlayan çok özel bir mirastır.
Osmanlı topraklarında İngilizler ve Fransızlar tarafından Ege ve Marmara’da kurulan ilk demiryolu hatları, daha çok ticaret için düşünülmüştü; limanlara gelen yabancı mallar bu yollarla Anadolu’nun içine taşınıyordu. Almanlar ise çok daha büyük ve stratejik bir hayalin peşindeydi: Berlin’den Basra Körfezi’ne uzanan bir hat.
Bu dev projenin Anadolu’daki yolları Eskişehir’de kesişiyordu. İstanbul’dan hangi yöne gidilirse gidilsin, trenlerin yolu mutlaka buradan geçiyordu. İşte bugün önünden sıradan bir yapı gibi geçip gittiğimiz yerde, o günün dünyasında büyük bir anlam taşıyan Cer Atölyesi kuruldu. Demiryolu araçlarının bakımından onarımına, küçük parçaların üretimine kadar her şey, bu stratejik noktada hayat buluyordu.
Cer Atölyesi’nin ustaları, Kurtuluş Savaşı yıllarında yalnızca işlerini yapmıyor, adeta tarihin akışına müdahale ediyordu. Almanlardan kalan ve tetik mekanizmaları tahrip edilmiş eski topların kamaları burada üretiliyor, kullanılamaz denilen silahlar yeniden cepheye kazandırılıyordu. Ölçüleri uymadığı için işe yaramayan İngiliz mermileri, ustaların ellerinde tornalanarak Alman toplarına uyumlu hâle getiriliyordu. Eskişehir işgal edildiğinde bile üretim durmadı; ustalar Ankara’daki demiryolu fabrikasının bir bölümüne taşındı ve kapısına “Eskişehir Cer Atölyesi” tabelasını asarak çalışmalarını sürdürdü.
- yüzyılın başlarında fabrikada yüzlerce yabancı mühendis ve işçi görev yapıyordu. Fabrikanın hemen yanında kurulan hastane ve eczaneler, Eskişehir’in ilk sağlık kurumları oldu. Bu yapı, yalnızca sanayiye değil, şehrin günlük yaşamına da yön veriyordu.

Zamanla fabrika büyüdü, dönüştü ve her adıyla yeni bir dönemin simgesi hâline geldi. 1946’da Eskişehir Demiryolu Fabrikası, 1970’te ELMS (Eskişehir Lokomotif ve Motor Sanayi Müessesesi), 1986’da TÜLOMSAŞ, son olarak da TÜRASAŞ Eskişehir Bölge Müdürlüğü adını aldı.
Eskişehir Demiryolu Fabrikası döneminde imalat kapasitesi büyük bir atılım yaşadı. Türkiye’nin ilk servis trenleri Mehmetçik ve Efe, ilk buharlı lokomotifi Karakurt, ilk yerli otomobili Devrim ve ilk manevra lokomotifi MAK, bu dönemin en unutulmaz ürünleri arasında yer aldı. ELMS dönemi ise fabrikanın üretim ve istihdam açısından zirveye ulaştığı yıllar oldu.
Benim fabrika ile yolculuğum, 1970 yılının Eylül ayında Çırak Okulu’na adım atmamla başladı. ELMS’in altın çağını ve ardından gelen TÜLOMSAŞ dönemini 1994 Mayıs’ına kadar içeriden, sonrasında ise dışarıdan bir tanık olarak izledim.
Bu noktada, Köy Enstitüleri ve Maarif Kolejleri gibi, ülkenin kendi ihtiyaçlarına göre tasarlanmış Çırak Okulları’ndan söz etmek gerekir. II. Dünya Savaşı sonrasında fabrikanın yeniden organize edilmesiyle birlikte artan iş gücü ihtiyacını karşılamak amacıyla kurulan Çırak Okulu, dört yıllık bir eğitim veriyordu. İlk yıl temel teknolojik bilgilerle başlıyor, ikinci yıldan itibaren öğrenciler mesleklerine yönlendiriliyordu. Üçüncü ve dördüncü yıllarda ise teori okulda, uygulama atölyelerde sürüyordu. İlkokul mezunu gençlerin kabul edildiği bu okulda, usta-çırak ilişkisi yalnızca meslek öğretmiyor; hayat terbiyesi de kazandırıyordu. Kıyafet ve kırtasiye ihtiyaçları dahi okul tarafından karşılanıyordu.

Bu okuldan mezun olan pek çok genç, eğitimine devam ederek ortaokuldan üniversiteye uzanan farklı kariyer yolları çizdi. Çırak Okulu, yalnızca bir eğitim kurumu değil; aynı zamanda zengin bir insan kaynağıydı. Eskişehir Demirspor’un sporcu havuzunu büyük ölçüde fabrika oluşturdu. Buradan iki olimpiyat şampiyonu, bir olimpiyat ikincisi güreşçi; beş A Milli futbolcu, 17 milli eskrimci, milli halterci, bisikletçi ve judocular yetişti.
1966 yılında Fransız Semt-Pielstick firmasıyla yapılan lisans anlaşmasıyla Türkiye’nin ilk yerli dizel-elektrik lokomotif serisi DE24000 üretime geçti. Hazırlıklar ve personel eğitiminin ardından 1970’te yerli imalat başladı. Devrim otomobilinde yaşanan “yapılamaz” baskılarına bu kez kararlılıkla karşı duruldu. İlk lokomotifte yerlilik oranı %15’ti; serinin sonuncusu olan 430. lokomotifte ise yalnızca krank mili yurt dışından gelmişti. Bu süreç, yerli yan sanayinin gelişmesine ve Türk otomotiv sektörünün güçlenmesine önemli katkı sağladı.
Çırak Okulu’nu bitirip işe başladığımda takvimler 1 Temmuz 1974’ü gösteriyordu. Yirmi gün sonra başlayan Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında istasyon çevresinde karartma ekibindeydim. Gizli Amerikan ambargosu nedeniyle mühimmat sıkıntısı yaşanırken, çözüm yine bu fabrikada bulundu. Milli savunma sanayimizin ilk örneklerinden biri olan yerli roketatarın prototipi, gizli bir proje olarak burada üretildi. Seri üretimi MKE tarafından yapılan bu sistem, F-100 ve F-104 uçaklarına monte edilerek uzun yıllar kullanıldı.
Fabrika, yalnızca üretimiyle değil, Eskişehir’in sosyal dokusuyla da bütünleşti. Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’e uzanan göçlerle gelen sanat ve zanaat sahibi insanlar burada çalışarak fabrikanın millileşmesinde rol oynadı. Sosyal tesisleri, çalışanların bisikletle işe gitme kültürü ve öncülüğünde kurulan Osmangazi, Ertuğrulgazi, 61 Evler ve Raykent mahalleleri, bu yapının şehre bıraktığı kalıcı izler oldu.
Sonuç olarak Eskişehir Demiryolu Fabrikası, her döneminde öncü kimliğiyle, bir okul, bir yaşam alanı ve bir şehir hafızası olarak varlığını sürdürdü.
