İlklerin Şehri Eskişehir’in Futbol Lokomotifi: Eskişehir Demirspor

Türk futbol tarihinde Anadolu’ya ilk Türkiye Şampiyonluğu kupasını getiren, demiryolu işçilerinin alın teriyle yoğrulmuş asırlık bir çınardır Eskişehir Demirspor. 1940 yılında Fenerbahçe’yi yenerek elde edilen o tarihi zafer, Anadolu futbolunun makus talihini yenen bir devrimdi. Mavi-lacivertli formanın o günkü ruhunu ve Demirspor’un köklü geçmişini Kulüp Başkanı Mehmet Ali Hünerlier ile konuştuk.

1940 yılında Fenerbahçe’ye karşı kazanılan ve Anadolu’ya gelen “İlk Türkiye Şampiyonluğu” kupası, kulüp hafızasında bugün nasıl bir yere sahip?

Kulübümüzü ve müzemizi ziyaret eden misafirlerimiz, bu tarihi başarının detaylarını öğrendiklerinde şaşkınlıklarını ve hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Bu başarının, “ilklerin şehri” olarak anılan Eskişehir’den çıkması bizim için bir tesadüf değil, bir kimlik meselesidir. 1940 yılında Türkiye Futbol Şampiyonluğu kupasını ilk kez Anadolu’ya getiren kulüp olma onuru, Demirspor’u sadece bir spor kulübü değil, Eskişehir futbolunun gerçek öncüsü ve lokomotifi yapmaktadır. Bu kupa, kulüp hafızamızda sadece bir metal parçası değil; azmin ve Anadolu ihtilalinin en somut belgesidir.

Demirspor bir futbol takımından ziyade, demiryolu emekçilerinin kurduğu bir kültür. Bu “Demiryolcu” kimliği kulübün karakterini nasıl şekillendirdi?

30 Ağustos 1930 tarihinde Mehmet Mütevelli Bey’in önderliğinde; fabrika müdürlerimiz ve dönemin cefakar isimleri tarafından temelleri atılan o ruhu, bugün hala ilk günkü tazeliğiyle koruyoruz. Demirspor’un karakteri, demiryolu emekçisinin disiplini, hırsı ve başarı arzusuyla yoğrulmuştur. Renklerimiz bile bu asil felsefenin yansımasıdır: Lacivert, demiryolu işçisinin vakur iş kıyafetini; kırmızı ise vatan için canını feda eden şehitlerimizin kanını temsil eder. Bizim renklerimiz alelade bir araya gelmiş tonlar değil, bir davanın ve bir aidiyetin sembolüdür. Bizler, bayrağı devraldığımız ustalarımızın mirasını, bu ağır sorumluluk bilinciyle geleceğe taşımaya ant içmiş bir aileyiz.

1965 yılında Eskişehirspor kurulurken birleşmeyi kabul etmeyip kendi armanızla yola devam etme kararı aldınız. O günkü bu tarihi duruşun temel sebebi neydi?

Eskişehir Demirspor, genç Cumhuriyet’in spor dünyasındaki gülen yüzü ve bir kamu kuruluşunun onurudur. Kulübümüz, 2024 yılındaki yasa değişikliğine kadar armasında “Ay-Yıldız” taşıma şerefine nail olmuş ender kulüplerden biridir. O günkü kararın temelinde, sahip olduğumuz çok yönlü spor kültürü yatmaktadır. Eskişehirspor o dönemde sadece futbol odaklı bir yol çizerken; Demirspor güreşten atletizme, halterden bisiklete, eskrimden yüzmeye kadar pek çok branşta onlarca millî sporcu yetiştiren bir ekoldü. Kurumsal kimliğimizi korumak, bu geniş spor yelpazesini ve demiryolu örfünü yaşatmak adına kendi yolumuzda devam etmeyi tercih ettik. Bugün de aynı kararlılıkla futbolun yanı sıra eskrim, boks ve tekvando gibi branşlarda Türk sporuna hizmet etmeyi sürdürüyoruz.

Nesiller boyu sporcu yetiştiren Demirspor’un, bugün de farklı branşlarda gençlere yol açmaya devam etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

1930 yılında CER Atölyesi’nin kalbinde doğan o ateş, bugün hala aynı hararetle yanıyor. Bizim misyonumuz sadece sahaya takım çıkarmak değil, sağlıklı ve disiplinli nesiller yetiştirmektir. Dün olduğu gibi bugün de sadece futbolda değil, sporun her dalında gençlerimizin önünü açmaya, onlara birer sporcu olmanın ötesinde “Demirsporlu” olma kültürünü aşılamaya devam edeceğiz.

Geçmişi böylesine büyük “ilk”lerle dolu olan bu tarihi camiayı, yapısını ve ruhunu hiç bozmadan bugüne taşımak ve yönetmek sizin için nasıl bir duygu?

Geçmişi şan, şeref ve emsalsiz başarılarla dolu bu kulübe başkanlık etmek, hayatımın en büyük onur vesilelerinden biridir. Ben kırk yıllık bir demiryolcuyum; demiryolları benim için sadece bir iş değil, bir yaşam biçimi ve büyük bir tutkudur. Mesleğimi ustalarımdan öğrendiğim gibi; tertemiz, çalışkan, katma değer üreten ve devletine adanmış bir anlayışla icra ettim. Şimdi aynı tutkuyu, içimizden doğan bu asırlık çınarı yaşatmak için sarf ediyorum. Demirspor’u yönetmek, bir mirasa sahip çıkmaktan öte, o onurlu yaşam biçimini genç kuşaklara aktarma borcumuzdur.